5 Mart 2012 Pazartesi

Eşit Paylaşılmayan Suçlar İşlemek






Kahve fincanlarımızla buluşma aralarında sohbetimize devam ediyordu dudaklarımız; sevgilisini ne kadar çok sevdiğini, ne kadar mutlu olduğunu anlatıyordu arkadaşım."Peki hanginiz daha çok seviyor?" dedim. Önce biraz sustu sonra da "Nasıl yani?" deyiverdi sadece.Hep böyle değil midir? İki kişi birbirlerini çok severler ve bir ilişki yaşamaya başlarlar ama biri hep daha fazla sever. Daha fazla önemser, daha fazla sahiplenir, daha fazla kıskanır... Kısacası daha fazla acı çeker. O gün gelip miyadı dolunca ilişkinin, yollar ayrılır ama biri daha zor unutur,biri hep daha fazla yara almıştır çünkü.İlişkisi olmadığı için etrafındaki mutlu insanların aşklarını sabote eden bir provakatör olarak suçlansam da içten içe bana hak verdiğini biliyordum arkadaşımın.Çünkü kendi ilişkisinde daha çok seven taraf oydu ve gerçekler çırılçıplak bırakmıştı tüm bedenini bir anda.Üşüdü,yüzünü ekşitti,kızdı bana.Karton bardaklardaki yarılanmış kahvelerimizi bırakıp kalktık oradan.
Çıplak ve üşüyen arkadaşımla ayrıldıktan sonra bir sigara yakıp Bağdat Caddesi boyunca yürümeye başladım. Yürürken düşündüm yaşadığım eski ilişkilerimi. Kiminde daha çok seven olduğum kiminde ise daha çok sevilen eski ilişkiler. O davudi sesimi takınıp kaç kişiye sakallarımın arasından “Benden daha iyilerini hak ediyorsun” dedim bilemedim.
Yürürken ve kafamdan bu düşünceler geçerken gözüm bir bankanın billboard reklamına ilişti; “Farklı bakış açıları Dünya’mızı zenginleştirir” diyordu reklamda. Hemen altında da sivri topuklu, kırmızı bir ayakkabı. Kimine göre ŞIK OLMAK kimine göre ise ACI ve IZDIRAP tı bu ayakkabı. Bu başarılı bulduğum reklamı da biraz önceki düşüncelerime malzeme etmekte gecikmeyen beynim yine bana işkence yapıyordu. Uyumak için sığındığım çift kişilik yatağımı düşündüm bir anda; bazen dar gelir sevdiğinle nefesleriniz karışırken birbirine o yatak, bazen de kaç dönüm olduğunu hesaplayamazsınız o yatağın. Çok dönüm bir yatağın içinde bir toz tanesi de olabilirsiniz, terden ıslanmış çarşaflara inat yatağa sığamayan tek vücut olmuş iki kişi de… Ama tek vücut olduğunuz gecelerde bile bildiğiniz tek gerçek vardır; bu ilişkide biri daha çok seviyordur, daha çok üzülecektir ve daha çok acı çekecektir. Hiçbir ilişkide eşit paylaşılmaz suçlar. Biri hafifletici nedenlerini alır yanına ve ceza almadan gider, diğeri ise suçlu bulunur müebbete kadar gider sonu…
Yürümekten yoruldum, bir taksi çevirip yoldan evime gittim. Bir şey eksik mi diye gözümle kontrol ettim her şeyi; İçki ve buzlar tamam, sigaram ve dumanı tamam, terk edilmişliklerim ve terk edişlerimde cepte…Bi de Halil Sezai koydum muydu değmeyin keyfime…

17 Şubat 2012 Cuma

Pazar Kahvaltıları...



Pazar kahvaltılarımız vardı seninle;sabah mahmurluğuyla yapılan günaydın seksinden sonra gittiğimiz...
İki çatal peynir arası okuduğumuz gazeteler ve kahveden ıslanmış dudaklarımızla bezediğimiz kahvaltılar.Cihangir'in Pazar güneşi yüzümüze vurdukça ona inat yüzümüzü dönerdik bilmem kaç dolara aldığımız marka gözlüklerimizle...
Sahanda yumurtalar geldiğinde sen patlatmak isterdin ekmeğinle,o sarı lav dolu yumurta tepeciklerini.O yumurtayı patlatıp ekmeğine akıttığın gibi akıttın aramızdaki herşeyi.Usul usul ama bir o kadar da derine.Eğer haşlanmış katı yumurta istemişsek,kiminki önce kırılıcak oynardık kabuklarını birbirine toslayarak.BİZ i de o yumurta kabukları gibi çatlatıp kırdığımızı bilseydik bu kadar güleç oynayabilir miydik bu oyunu?
Birgün öğle güneşine kadar uzattığımız bir kahvaltının ardından balık almak istemiştik akşamki rakımız gözyaşı dökmesin diye.Balıkların yanındaki yeşillik tezgahlarına ilişmişti gözüm.Pörsümüşve içi geçmiş maydanozları,rokaları görünce ilişkimize benzetmiştim.Oysa ne umutlarla çıkmıştık bu yola.Yürüdük,yürüdükçe çürüdük be sevdiğim..
Bazen bir cümle ağızdan çıktıktan sonra öylesine büyür ki,üç yalnışın bir doğruyu götürdüğü ilişki sınavında birçok doğruyu bir anda yutabilir.Aramızdaki duvarı başka bedenlerin cazibeleriyle ördük biz.Her beden bir tuğla,her tuğla bir büyüyen cümle..
Balıklarımızı pişirdik,rakılarımızı bıraktık bardaktaki buzla dansına.sohbeti buladık rakı beyazına.Yüzüne baktım ve "Biz çürüdük" dedim.Anlam verememiş boş gözlerle baktın bana.Gözlerimle anlattım,gözlerinle anladın.Anladıkça da ağladın.Montumu giydim, kapıya yürüdüm,çıktım o "biz" in içinden.Kalbimin üşümesi İstanbul ayazından değildi;"Yine olmadı kahretsin" in soğukluğuydu o.Gözyaşlarımı sildim,bir taksi çevirdim ve yalnızlığıma doğru yola koyuldum.
Çok sonra birgün Cihangir'de gezinirken o Pazar kahvaltılarını yaptığımız Cafe'ye çıkardı beni ayaklarım.Seninle o masalarda oturduğumuz günleri hatırladım,tebessüm ettim ve uzaklaştım ordan...
Artık Pazar kahvaltılarına gitmiyorum,artık balığın yanında rakı da içmiyorum.Her seferinde kulaklarımda "Balığı ağlatıyorsun be oğlum" demeni duymama rağmen içmiyorum rakıyı.Sohbetlerimin beyazı yok artık...
Ben seni o Pazar kahvaltılarında bıraktım sevdiğim,şimdi sıra sende, sende beni bırak...

11 Şubat 2012 Cumartesi

Yazlar uzundu eskiden...



Yazlar uzundu eskiden...7-8 yaşlarındayken kuzenlerimle elele tutuşuo "ooooooooooooooo niveeeeaaaaaaa" diye bağırarak denize atardık kendimizi. Hala da bilmem neden öyle yaptığımızı ama güzeldik.saf,ne yaptığını bilmeyen mutlu çocuklardık.
Karton kolilerden ev yapardık;pencereleri kapıları olan. Sonra o evi yakardık;yangın çıkmış mizanseli verirdik. Komşumuz fırıncının oğlu Murat'ta seslendirme yapardı üstüne. Yangında evde mahsur kalmış komşu teyze sesiyle çığlıklar atar evim yanıyor diye dövünürdü:) Cinsiyetsiz birini ilk kez görüyorduk ve şekınlıkla izleyip eğleniyorduk yine...
Ha birde komşu oğlu Deniz vardı;ATEİST DENİZ...İzmirİn nemli gecelerinde kapı önünde ÇİĞDEM çitlerken yapılan sohbetlerde hep enteresan bi o kadarda mülteci açıklamalar yapardı. Bize Allah Baba diye öğretileni redderdi;" belki bir kilim benim inandığım belki bi bulut" demişti. inandığıklarımıza isim takmaktan vazgeçin derdi. Hep bi adım geride durmuştum bu akıllı ateist komşumuzdan...
Şimdiki yazlarda olduğu gibi sopaya takılmış fabrikasyon dondurmalar yoktu eski yazlarda. Külahta yenen,eridikçe parmaklarına akan açık dondurma yazlarıydı onlar. 7 Kardeşler adlı dondurma zincirinin Wolksvagen marka minibüsleriyle mahallemize gelmelerini dört gözle beklerdik.Sesi sonuna kadar açılmış müzik eşliğinde dondurma arabası yaklaştığında bütün çocuklar annelerinden harçlıklarını alıp sıraya girmiş olurdu bile...
Yazlar uzundu eskiden...Bizler çocuktuk...Ama herşeye rağmen mutluyduk..Masumduk çünkü...Sonra büyüdük masumiyet sabunu avcumuzda eridi yıllarca...Artık eskisi kadar uzun değil yazlar...Bir yaz gecesi yapılan sex sonrası üstündeki terin kimin olduğunu bilemediğin yazlar şimdiki...

29 Aralık 2011 Perşembe

Nihayet "İki Kere İki Dört Etmez" hayata geçti...



Nihayet diyorum çünkü bu kitabı ben 4 yıl önce yazmıştım ve bir sürü imkansızlıklar ve problemler yüzünden basım aşamasına gelememişti...Artık bu kitap yayımlandı ve okumak isteyenler için kitap raflarında sizi bekliyor.
D&R larda...İstiklal Kitabevinde ... Alkım Kitabevinde ... Mephisto da.....bu kitabı ısrarla isteyiniz....
İnternetten sorunsuz ve hızlı sipariş vermek içinse www.netkitap.com dan %40 indirimli sipariş verebilirsiniz...Umarım keyif alırsınız...

17 Aralık 2011 Cumartesi

ŞAFAK PAVEY varsa UMUT da var!!!





Milletvekili kelimesinin tam anlamı milleti TBMM de temsil eden kişi anlamına gelsede yıllardır beni Mecliste temsil eden,benim gibi düşünen ve düşündüğünü ifade eden bir kişinin olmadığını düşünürdüm.Ta ki Şafak Pavey Milletvekili seçilene kadar.
Hepimiz onu 1996 yılında (henüz 19 yaşındayken) İsviçre Zürih'te, Cenevre Üniversitesi'nde sanat eğitimi aldığı dönemde tekerlekli sandalyedeki bir arkadaşını trene bindirmeye çalışırken geçirdiği bir kaza sonucu sol kol ve bacağını kaybetmesiyle tanıdık.Yaşama sevinci ve hayata bağlılığını hiçbir zaman kaybetmeyen Pavey,kazadan bir yıl sonra Londra'ya gitti.Londra Westminster Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nü bitirdikten sonra yüksek lisansını London School of Economics'de tamamlamıştır. Türkçe, İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyanca ve giriş seviyesinde Arapça, Farsça bilmektedir. Uluslararası işaret diliyle de konuşabilmektedir.
Birleşmiş Milletler'deki Engelli İnsan Hakları Sekreterliği görevini bırakarak 15 yıl sonra Türkiye'ye geri dönmüş, 12 Haziran 2011 seçimlerine girip CHP İstanbul 1. bölge 5. sıradan milletvekili seçilmiştir. Mecliste yemin töreninde bütün meclis üyeleri tarafından alkışlanan tek milletvekilidir...
12 Aralık'ta yaptığı Meclis AB Bakanlığı Bütçe Konuşmasını izledikten sonra kendi kendime dedim ki;Şafak Pavey varsa UMUTta var arkadaş!
Merak edenler için konuşma metnini aşağıda aynen yayınlıyorum...Video için ise google a yazdığınızda çıkacaktır...İşte o metin:
Sayın Başkan, Değerli Milletvekilleri
Güçlü gelecek toplumun ortak hayalleri ile kurulur. Bizim de, çağdaş ülkelerin vatandaşları gibi özgürleşmek ve zenginleşmek hayalimiz vardı. Dünyaya huzurla bakan, üretici meslekleri olan bireyler olarak bir diğerine özen gösteren, diğerinin varlığına kin gütmeyen vatandaşlar birliği…
Gerek Avrupa’da gerekse Türkiye’de bu birlik bir sosyal demokrasi projesiydi.
AB ile süreç tamamlandığında bu rüya yerini daha yükseğine bırakacaktı. Fakat hükümet Avrupa Birliği pusulasını kaybetti. Çünkü insanlık değerleri üstünden dönüşmeyi değil, para üstünden ticareti hedeflemişti… Özgürlük ve hukuk nutukları, çakma reformlardan ibaret kaldı. Hrant Dink duruşmalarını size utanç örneği olarak sunuyorum.
İnsanı, siyasal değerler yüksek vatandaşlığa ulaştırıyor. Göç yönlerine bakın. Size insanın kaliteli hayat için nereye aktığını doğrudan gösterecektir. İyi yönetilmeyen ülkelerin vatandaşlarının, iyi yönetildiğini düşündükleri özgür ülkelere canları pahasına akması gerçeğine bakın.. Gerçek her zaman hamasetten güçlüdür.
Askeri vesayeti azaltmak için AB değerlerini kullanan hükümet, niyetini gerçekleştirdikten sonra, kendi sultanlığı devam etsin diye AB kurallarına uyum sağlamayı reddetti. Görüldü ki, niyeti özgür bir toplum değil, efendisi değişmiş bir toplum inşa etmekmiş…
Hükümet insanlık değerlerinde AB ile buluşamıyor. Ama Kuzey Afrika’da Müslüman Kardeşleri iktidara getirirken aralarından su sızmıyor. Kaddafi’nin, hukuksuzca linç edilmesinin parçası olmakta sakınca görmüyor. Böyle davranmak AB buluşmasına insan ekseni üstünden değil, ideolojik çıkar üstünden baktığını gösteriyor. Çünkü insana ve doğaya değil, dine yatırım oy getiriyor.
Hükümetin dün pompaladığı batı düşmanlığı ne kadar vahimse, bugün gösterdiği bahar dostluğu da o kadar vahimdir. Vahamet sadece yön değiştirmiştir.
Krizi fırsat bilip, aşağıladığınız Avrupa’nın, bizimkinin 16 misli yani 12 trilyon euroluk, dünyanın en büyük ekonomilerinden olduğunu, çok övündüğümüz ekonomimizin Avrupa olmadan geleceği olmadığını aklınızda tutmalısınız. Küçümsediğiniz Avrupa, dünyanın bilim ve buluş merkezidir. Başbakanın sağlığına kavuşmasında kullanılan araç ve ilaçların tamamının bu ekonominin buluşlarından kazanıldığını hatırlamalısınız. Hepimizi dinleyen muhteşem teknolojiler de aynı kaynaktan.
Etnik köken, mezhep rekabeti ve öğrenci susturmasının barut fıçısına çevirdiği bir ülkede yaşıyoruz. Yarım yüzyıldır aynı sorunlarla boğuşan bir ülkede…
Türkiye, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Dünya İnsani Gelişme raporunda 187 ülke arasında 92inci sırada… Okula gitme süresi dört yıl, nüfusun yarısının sosyal güvencesi yok, çalışanların yüzde 60’ı mesleksiz, meslekli olanları da atanmıyor.
Görülüyor ki, beton tutkusu ve banka performansı insanın gelişmesi için yeterli olmuyor.
Hükümet AB’ye olduğumuz gibi katılmak, yani hiç katılmamak istiyor. Toplumda karşılığını bulamamış kanunlar yapmak Rönesans değildir. Gerçek reform, kanunların toplumsal değerlere dönüşmesidir. Yaptığınız kanun toplum tarafından algılanmıyorsa o kanunu uygulatmak istemiyorsunuzdur.
Ahlaksızlığı batıdan aldığınızı ilan edince geleneklerimizin Batı tarafından yozlaştırılacağı paranoyasını takviye ediyorsunuz. Böylece AB’nin güzelliğini anlattığınız sevimli röportajlar sözde kalıyor.
Görüldüğü gibi ortada ters yönlere giden, birbirini yok eden paralel bir politika izleniyor.
Devlet Karakolda Fevziye Cengiz’i dövüyorsa, İrfan Tören’in hastane odasında Güldünya’yı öldürmesiyle nasıl mücadele edebiliriz?
Kadına Karşı Şiddet Sözleşmesinin ilk imzacısı ülke olarak böbürlenirken, aynı gün Rumuz N.Ç. kararı Yargıtay tarafından onaylanıyor. Uygulanmayan insanlık değerleri arşivine bir yenisi daha konulmuş oluyor.
Türkiye açmaza giren AB sürecini “Kamu Alımları”, “Rekabet Politikası”, “Gıda Güvenliği”, “Sosyal Politika ve İstihdam” ve “Çevre” adlı başlıkları, kıstaslarını hakkıyla yerine getirerek açınca ilerleme kaydedebilir. Yani değerlerini dönüştürerek…
2012 AB Bütçesi için temennilerimi dile getirirken değerlerin dönüşmesini kuvvetle hatırlatmak isterim;
Öğrencinin saçını kesmeyecek, poşusunu tutuklamayacak, parasız eğitim hakkı, su hakkı, barınma hakkı ya da doğa hakkı için yaptığı gösteriye tahammül edeceksiniz.
Vatandaşlarınız madenlerde ve depremlerde aldırmazlıktan ölmeyecek, yağmur yağınca duble otoyollarda boğulmayacak, uçurumdaki gelir dağılımının mağdurları, yoksulluk sınırında yaşayan insan sayısı nüfusun beşte biri olmayacak. Eşcinsel vatandaşlarınız toplumun en alt katına itilmeyecekler.
Üniversiteyi devlet tarafından kontrol etmeyeceksiniz, bilim siyasetin tutsağı olmayacak.
İnançları sizin için makbul olmayan vatandaşlarınızı Zerdüştlükle, Alevilikle, Gâvurlukla suçlamayıp, Diyaneti devletin ayrıcalıklı kurumu yapmayacaksınız.
Hukukumuz, Avrupa İnsan hakları mahkemesinde başvuru enflasyonu ile anılmayacak. Türkiye, hakkında “fikir özgürlüğü yok” kararına varılmış bir ülke olmayacak.
Eğer derdimiz marka olmaksa, ancak böyle marka olunur.
Demokraside en önemli kıstas soru sorabilme hakkıdır. Soranlar cezaevinde. O halde ben soruyorum. İçinde yaşadığımız bir demokrasi mi? Demokrasinin illüzyonu mu?
Uzun tutukluluk sürelerine AKP’ li meslektaşlarım tarafından düşünülen çözümü hayretle tekrarlamak isterim; Dünyada örneği görülmemiş ‘geçici mahkûmiyet’ çözümünden bahsediliyor… Böyle bir şey olabilir mi?
Rekabet faslının önünü tıkayan hiçbir şey yok. Ama belli ki, devlet desteği verdiklerimizi, ayrıcalıklarından mahrum etmemek için rekabet faslını açmıyoruz. Her depremde binalar yerde, insanlar altında ama kamu ihale yasası açılmıyor. Çünkü hükümet yoluna kendi müteahhidi ile devam etmek istiyor.
Türkiye, henüz sosyalist ülkeler için çıkarılan Kopenhag kriterlerini bile yakalayabilmiş değil. Tam bir tıkanmanın eşiğindeyiz.
Bu tıkanmada vergide, eğitimde, bilimsel araştırma sisteminde reform yapmayan Türkiye kendi gelişmesini kendisi tıkıyor.
AB ile müzakerelerde sekiz faslı tıkayan Türkiye limanları konusu buzdolabında… Avrupa Birliği, ‘siyaseten’ kendini bağlamış olmasına rağmen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne ekonomik yardım vaadini tutmuyor. Biz de ‘hukuken’ yapmamız gerekirken, limanları Rumlara açmıyoruz… Tutulmayan ‘siyasal söz’ ile yapılmayan ‘hukuksal yaptırım çarpışıyor. Oysa pazarlık için son derece elverişli bir dönemdeyiz. Kıbrıs tıkanıklığımızı açacak en önemli anahtardır.
Tayvan’ı model alabiliriz. Tayvan diplomatik yalnızlığına aldırmadı ve bir mucize gerçekleştirdi. Bugün tüm dünya ile ticaret yapıyor. Tayvan adası 70 milyonluk nüfusunun geleceğini güvenceye aldı. Biz 293 bin Kıbrıslı Türk’ün ve buna bağlı olarak 74 milyonluk vatandaşımızın geleceğini neden tıkıyoruz?
Tıkanmış sürece tekrar hayat vermek için ‘olumlu gündem’ çağrısına samimiyetle katılmalıyız. Müzakereler dinamik bir süreçtir ve dinamizm bir kez kaybedildiğinde yeniden kazanmak için çok enerji ve zaman gerekir. İnsan hayatında zamandan daha değerli ne olabilir?
Düşünün ki, yarım yüzyıl önce imzalanmış Ankara anlaşması halen Avrupa’daki vatandaşlarımızın haklarını korumaya devam ediyor. Yani niyetiniz vatandaşımızın refahı ise her türlü koşulda başarmak mümkün.
Hükümeti tam da bütün koşullar lehimize iken kabadayı özgüveni ile değil, gençlerinin geleceğini her şeyden çok önemseyen akıl adabıyla davranmaya davet ediyorum. Penguen dergisine göre şakacı AB bakanımızın Leonardo da Vinci esprisi Mona Lisa tablosundaki yarım tebessümü bile yok etti. Hükümeti o tebessümü iade etmeye davet ediyorum.
Şafak Pavey

8 Ekim 2011 Cumartesi

10 cm lik PİPİ Davası Mahkemeye Taşındı







Sisi olarak anılan Ünlülerin menajeri Transexüel Seyhan Soylu ile Dr!Prodüktör! Erol Köse arasında Twitter da başlayan kavga mahkemeye taşındı.Twitter üzerinden kendi deyimi ile "Bomba Açıklamalar" yapan ve herkese hakarete varan sataşmalarda bulunan Erol Köse (@drerolkose) sonunda sert kayaya çarptı. Sisi (@TwitSiSi) twitter üzerinden Erol köseye verdi veriştirdi. Öncelikle erol Köse nin de gay olduğunu ve Recep Bülbülses ile uzun yıllar süren bir ilişkisi olduğunu yazdı.ardından da Erol Köse nin bir gay barda cinsel organının 10 cm olduğunu Sisi ye açıkladığını yazdı.Bu yazdıkları bomba etkisi yaratırken Erol Köse ise olayı mahkemeye taşıdı. Sisi sözünün arkasında durup gidip ifadesini verdi ve verdiği resmi ifadeyide kendi twitter adresinden yayınladı. Bundan sonra Erol Köse nin ne yapacağı merak konusu...
Önceki gece de Okan Bayülgen'in Medya Kralı'na katılan Köse,Hakkı Devrim'den ağır sözler işitmişti.Devrim; " ne zamandan beri dedikoduculara produktor deniyor?" ve " sen benim söylediklerimi anlayamazsın" cümleleri ile erol Köse'ye tepkisini gösterdi...
Sizi bilmem ama ben Sisi'nin dogruları yazdıgını düşünüyorum ve twitterdan sıkı bir takipçisiyim.En azından söylediklerinin arkasında duracak kadar,gidip ifadesini verecek kadar da mert biri...Bundan sonrasını Twitter'dan takip edip göreceğiz...

12 Eylül 2011 Pazartesi

Kısa bi süreliğine herkes NAİF!


Baba'm öldü benim kısa bi süre önce.Evet çok üzüldüm,evet hala gittiğine inanamıyorum ama konuşmak istediğim bu değil.Başka bişii anlatıcam size;

Bu dönemde etrafımdaki sevenlerim sağolsunlar beni hiç yalnız bırakmadılar,baş sağlığı dilediler.İşte bu dilenen başsağlıkları sırasında bişey keşfettim...

Herkes başsağlığı dilerken birbirinden farklı kelimeler kullanıyordu,ya yetiştiriliş tarzına göre ya kültürel ama hepsi birbirinden farklı kelimeler.Kimi de bu kelimelerin uzaktan yakından uğramadığı insanlar olduğundan etraftan duyduğu gibi bu cümleleri kuruyorlardı.İşte bu ikinci bahsettim "kimi" bence çok ama çok NAİF insanlar.Tabi ki bu dönemde yanımda olan herkes ama herkes çok özeller benim için,çok seviyorum herkesi ama bu etraftan duyduklarıyla taziyeciler var ya gerçekten NAİF ler...Çünkü bu karşındakini sevdiğin için,saygı duyduğun için,acısını hafifletmek için yapılan bi fedakarlık belki de.Hiç kullanmadığın kelimelerden cümleler kurup hooop bilmediğin bi formattasın...İşte bu yüzden Naifler bu "kimi" ler. SeVdiğin için gönüllü olarak başka bi formdasın...Kız arkadaşın için babasının karşısında olduğun gibi,ya da sadece annen üzülmesin diye bilmem kimin büyük büyük halasının karşısında saatlerce efendi çocuk gibi oturmak zorunda olduğun gibi...

Ama gel gelelim ben bunun ayrımını yapamıyorum.Sanırım babamın yakın zamanda kaybından ötürü sağlıklı düşünemediğimden ben kimin naif kimin gerçekten o kelimelerin sahibi oldugunu ayırt edemiyorum.Aklımın tuhaf bi oyunu gibi bu,bana here herkes o kelimelerin sahibi olabilir ya da herkes isterse Naif olabilir.O zaman bi karar vermem lazım;

Sanırım kısa bi süreliğine herkes NAİF...Bu dönemde yanımda olan HERKESE minnettlerimle...